Yaklaşık 2 aydır bir şeyler yazamadığımı fark ettim. Ne zaman bir blog yazısı yazmam gerektiğini düşünsem, kendimi bir bahane üretmiş olarak buluyorum. Ortaokul ve lise yıllarımda her gün yazı yazdığım defterlerim vardı. Hatta bu süreç üniversite ve sonrasında İstanbul’a taşındığım döneme kadar sürdü. Başladığım ama yarıda bıraktığım hikayelerim var hala. Şiir defterlerim var. Yazılarımı yayınlamak için açtığım ve yarıda bıraktığım blog sayfalarım var.

Derken;  kafamda hiçbir konu olmadan ve acaba ne yazacağım diye düşünürken; cümlelerin beni bir yolculuğa çıkardığını fark ediyorum ve aklıma şu soru geliyor: hayatta başka yarıda bıraktığım neler var?  Hepsini bir kağıda yazmaya karar verdim. Ortaokul sıralarında başladığım voleybol, lise yıllarımda başladığım İngilizce kursu, çok isteyerek ve o dönemin zor şartlarıyla ailemin aldığı org ve org çalma hevesim, o dönemki erkek arkadaşımın sırf öğrenmeyi çok istediğim için hediye aldığı gitar, ikinci üniversitem, resim kursum, emlakçılık hevesim, motosiklet tutkum, spor yapma hevesiyle bir sürü para verip gitmediğim salonlar, yarıda bıraktığım arkadaşlıklarım, tamamlamadığım hikayelerim… ve bu liste uzadı gitti. Yogaya başladığım dönemdi ve başlarken kafamda yine aynı soru vardı. Acaba yine vazgeçer miyim? Yarıda bırakır mıyım? Ama aslında bir şeye ta en başından başlayıp devam ettirmeyi o kadar çok istiyordum ki… kendi içimde bunu sorgulamaya başlamıştım. Ve sonradan fark ettim ki; bu sorgulamalar da yoga ile birlikte başlamıştı. Evet yogayı bırakmadım. Hatta matın üzerine ilk çıktığımda verdiğim kararı uygulamak için hemen yola koyuldum. Uzun ve engebeli bir yoldu ama bu defa bir hareket planım vardı. Zaman hedefi koymuştum. Hedefe varmak için gerekli olanlar neydi?

  • Gerekli motivasyon araçları
  • Karar verme
  • Bilgi ve eğitim
  • Para
  • Zaman
  • Karşılaşabileceğim bariyerleri önceden tespit edip eylem planı hazırlama
  • Harekete geçme

 Bu kez bütün bunları yapmıştım. Yolda giderken karşılaşabileceğim motivasyon düşürücü her türlü olay ve kişiye karşı hazırlıklıydım. Bütün bu yolculukta çok önemli iki detay vardı; sebat ve çok çalışmak.

Şu anda bir yoga stüdyom var ve 1 sene boyunca yogaya başlayan ve devam edemeyen birçok insanla tanıştım. Eminim onlar da hayatlarında daha başka birçok şeyi yarım bıraktılar. Belki henüz farkında değiller. Belki şu anda bu yazıyı okuyorsan, sen de bir şeyleri yarıda bıraktığını fark edeceksin ve benim gibi bir liste yapacaksın. Kendi hayatımda yarım bıraktıklarım konusunda iç sesimle yüzleşmeye başladığımda kendimi çok suçlamıştım. Azimle bir şeye başlayıp devamını getiren insanların başarılarını kıskanıp, neden bu konuda eksik olduğumu sorguladım uzun bir süre. Derken bu konuda hiç de yalnız olmadığımı fark ettim. Çevremi sorguladım ve gördüm ki etrafımda yarım bırakmaları yaşayan bir sürü tanıdığım var. Üzerine düşündükçe bunun bir eksiklik olmadığını ve insan hayatında her şeyin doğru zamanda gerçekleştiğini anlayabiliyorum. Bazen bir şeyler yarım kalır, tamam olmaz. Yine de yarım kalmışlığı ile sen yeni bir sürece hazırlar. Birçok nedeni olabilir. Doğru zamanda harekete geçmemiş olmak, yeterince istememe, motivasyon düşüklüğü, çevresel faktörler, başarısızlık hissi, dikkat dağılması, aşırı yükleme, öz güven eksikliği gibi daha bir çok nedeni olabilir. Belki sadece kişi çabuk sıkılıyor olabilir. Listeni hazırlamaya karar verdiğin an farkındalık ışığı yanmış demektir. Artık senin hayatında da bir şeyler değişmeye başlıyor demektir. Belki de bundan sonra atacağın adımlar belki daha seyrek, daha yavaş ama daha güvenli ve daha istikrarlı olacak.

Yoga ve meditasyonu hayatıma kattıktan sonra, bunun aynı zamanda bir adanmışlık yolu olduğunu gördüm ve tespitim şu oldu. Neyi seçersen seç, neye başlarsan başla, o yola kendini adaman gerek. Seçtiğin şey her ne ise, orada mutlak bir maneviyat var. Ve manevi yol eğlenceli değildir. Ya hiç başlama, ya da başladıysan sonuna kadar sürdür. Suzuki Roshi bir kitabında şöyle der: ‘’yol inemeyeceğiniz bir trene binmek gibidir. Tekrar tekrar binip durursunuz.’’

Bu yol acı verici olabilir. Ara sıra yoldan çıkmak istersiniz. Bazen çok derinlere inmek zor gelebilir. Sıkılmak denilen o dar koridoru geçtiğinde teslimiyet başlar. Kendini ne kadar yetersiz hissediyorsan o kadar adanmışlıkla devam edersin yoluna. Sorunlarını birer ilham kaynağı olarak görmeye başlarsın. Disiplin adanmayla el ele yürür. Biri olmadan diğeri gölgede kalır.

Sen de bugün hayatta eksik bıraktıklarını yaz bir kağıda. İçlerinde bir daha asla tekrar başlamayacaklarınla vedalaş. Onların yaşam boyu sende bir yük olmalarına izin verme. Onlara teşekkür et seni bu güne getirdikleri için ve hepsini unut.

Adanmışlıkla yürü yeni yolunda…

Sevgiyle…

Eylül hepimiz için bir eve dönüş hikayesidir.  Fiziksel olarak evlerimize dönerken, sonbaharın hüznü, doğanın renk değişimi, yazın bitişi ile kendimize doğru da çekilmeye başlarız ve belki de o vakit en uzun yolculuğu başlar insanın.

İnsan en çok kendiyle konuşur.
İnsan en çok kendini suçlar.
İnsan en çok kendine öfkelenir.
İnsan en çok kendiyle yüzleşmekten korkar.
İnsan en çok kendini affetmekte zorlanır.
Ve insan en az kendini anlar.
Kendini anlamaya giden yolculuk uzundur…

Düşünsene, Gözlerin var ve yine de görmüyorsun, kulakların var yine de duymuyorsun, kalbin var yine de sevmiyorsun-derin uykudasın. Seni varlığından uzaklaştırmaya çalışan her kim ise; o senin düşmanındır. O düşman insanın kendisinden başka bir şey değildir. Her kim senin kendin olarak kalmana yardım ediyorsa-kararlı bir şekilde, bedeli ne olursa olsun, sonucu ne olursa olsun- o senin dostundur. Ve o dost insanın ta kendisidir.

Kendi merkezine ulaşmayan bir insan, dış dünyada ne kadar koşturursa koştursun hiçbir yere ulaşamaz. Kendi içindeki sessizliğin müziğini dinlemeyen bir insan, dünyanın en ücra köşelerine gitse dahi cehennem dışında hiçbir yere ulaşamaz. Cennetimizi veya cehennemimizi beraberimizde taşırız.

Oysa hayat boyu hep bir yerden bir yere döner dururuz. Geri dönüş, doğaya dönüş, arkaya dönüş, eski sevgiliye dönüş… ve bu dönüşlerin her biri geriye doğru atılan bir adımdır ileriye değil. İnsan ne zaman ki kendine doğru yönelir, o vakit ileriye doğru adım atmış olur.

Hayat boyu kendi dışında, kendi olmayan, kendinden bambaşka biri gibi davranır insan. Başkalarının yanında güçlü görünür veya aciz, bencil olur, kıskanç davranır, kavga eder, güler, ağlar, yalan söyler, aldatır, sevecen olur ve saymakla bitmez. Kendi kendine kaldığında ve aynaya baktığında gördüğü kişiyi kendi sanır. Kalbine doğru bakmak aklına gelmez, hep aynaya bakar. Kendi kendisi ile konuşmak istediğinde aynaya bakar kalbine değil. Aynada gördüğü aldatıcıdır, kalbine baksa görür gerçeği.

İnsanın asıl evine dönüş yolculuğu kalple olur. Önüne gelen her şeyin içine derinlemesine bakman gerekir çünkü o aynı derinlik bir süre sonra senin kendini bilmen haline dönüşmeye başlar. Karşılaştığın her nesneyi, gördüğün her şeyin derinine inmeye başladığında, artık kelimelerin yerine sessizlik aldığında, ‘‘ben kimim’’ sorusunu sormaya başladığında eve dönüşü başlar insanın.. Sahip olduğun her şey oradadır.

Meditasyon yolu üzerine bir yazı…

Yoga yapanlar bilirler, yolculuğun tek amacı ona ulaşabilmektir. Tek bir an’dır belki ama olduğunda anlarsın.  Sadece 1 dakika olsun o anı yaşayabilmek için tüm yolları dener insan. Kişisel gelişim kitaplarında yazılanlar, yoga öğreticilerinin yöntemleri, Hindistan öğretileri, hepsi birbirine yakın yöntemlerden bahseder.

Hepsini okuruz, anlarız, tekniği iyice kavrar ve uygulamaya çalışırız. Ancak zihin tüm bu bilinen teknikler, yöntemler ve araçlarla istediği hedefe varmak konusunda o kadar yoğunlaşır ki; bir türlü serbest bırakamaz kendisini. Meditasyon, herhangi bir sistem arayışı içinde olmamaktır. “Nasıl meditasyon yaparım” sorusu üzerine kitapların, öğretmenlerin veya kadim öğretilerin anlattığı bilgileri bertaraf ederek “nedir’ sorusuna yöneldiğin anda onu keşfetmeye başlarsın. Herhangi bir yere ulaşma arzunu bir kenara bıraktığında gelen “bilmeme hali”, ‘’derin düşünme’,’ ‘’sadece oturma’’, ‘’kendi içine yönelmek’’ gibi çoğu farklı kültürde farklı tanımları olan ‘’şey’’i, “meditasyon”u keşfedersin.

Ortada hiçbir bilgi, yöntem, dua, telkin ve tekrarların kalmadığı ve tüm bunların ötesine geçebildiğin, zihnin tüm sınırlandırmalarını aşıp en derinlere indiğin an yakaladığın o dinginlik ve hiç olma halidir meditasyon.

“Nedir” sorusunun cevabını kendi kendine verebilirsin artık. Kişiye verdiği ile anlam kazanır çoğu zaman. Bir yoldur, bir varış noktasıdır, bir mertebedir. Kendine kalıştır. Kendinle buluşma, hiçbir şey yapmama halidir. Hiç’tir, hiçlik’tir. Maddesel boyutu aşıp öz’ün zenginliğinin farkına varmaktır. Derin bir anlama hali, apaçık bir zihin, kaynağa ulaşmaktır. Hakikattir. Bakın ne çok tanımlama var.

Hemen her gün yoga pratiklerimde gördüğüm, bir yoga pozunun içerisindeyken bile o poza odaklanmakta güçlük çekiliyor. Odaklanılamayan bir pozda dengede kalmak zorlaşıyor. Yogaya yeni başlayan birçok kişi daha ilk denemede yapamayacağını düşünüp pes ediyor. Meditatif bir zihne ulaşmanın bir yolu da yogayı gerçek anlamda özümsemekten geçtiği için hal böyleyken zihni sakinleştirmek de git gide zorlaşıyor. Kolay olduğunu söyleyen olmadı henüz. Sürekli düşünmeye odaklanmış, konudan konuya atlayan zihni susturmak zordur ve zihin her şeyi kelimelere dönüştürür. Sen içinden “Şimdi düşüncelerimi kontrol etmeğe başlayacağım., Sessizce oturup sadece nefesime odaklanacağım” şeklinde kendine telkinler verirken evet o an için sessizleşebilir ve buğulu camın ardını görebilirsin. Fakat bunu yaparken gerçekte hayatında bir gizem arayışında mı olduğun ya da anlamsızlaşmaya başlamış hayatına bir anlam mı getirmeye çalıştığını farkında olmayabilirsin. İşte o zaman meditasyon sadece zihinsel bir çabadan öteye geçmez. Bugüne kadar beslediğin tüm duyguların, bağımlılıkların, korkuların sana eşlik etmeye devam eder ve belki de susturmaya çalıştığın tüm hislerini farkında olmadan daha da büyütürsün. İşte bu bir tuzak.

Hayatta sahip olduğun ve vazgeçmek için uğraştığın her türlü huy, düşünce, korku, arzu, istek ve bu çaba ile zihni susturmak için verdiğin uğraşın mükafatı maalesef bir yanılgıdan ibarettir. Meditasyon türlü çabalardan uzakta bir kabulleniş, bir amaçsızlık hali, beklentilerin son bulduğu yerdir. Bu öyle bir yer ki; her şey olduğu gibidir. O yerde tüm korkulardan uzakta sadece merhamet ve koşulsuz sevgi vardır. Zihin uykuda ya da bilinçdışında bir yerde değildir, aksine sonsuz bir kavrayış, anlayışla yaşamın içinde ilerlerken o da sana eşlik eder. Kitaplarla okunarak öğrenilebilir bir şey değildir. Bütün sözcüklerden, kitaplardan, tanımlardan ötededir. Yaşamın içine korkusuzca dalmak ve her yenilginden hayal kırıklığı yaşamadan çıkmayı başarmak, tekrar tekrar denemektir. Meditasyon olgunlaşmaktır, büyümektir. Kavramaktır. Tüm egoyu öldürdükten sonra kazanılan özgürlüktür.

Yolculuktur. Ve yolun sonunda bir gizli bahçe var seni bekleyen.. orada bekleyen güzellikler var.. o bahçeyi bul ve içine gir.

Sevgilerimle

Namaste

Esinlendiğim isimler

J. Krishnamurti

Osho

Sevgi…

İnsanoğlundaki hasta olan her şey sevgi eksikliği yüzündendir.

Bu sabah ne yazacağımı bilmiyordum. Genellikle yazacağım konuyu önceden belirlemem. O anda hislerim beni nereye götürürse, parmaklarım beni nasıl yönlendirirse takip ederim. Hislerimi takip ettiğimde genellikle ortaya iyi bir şeyler çıkar.

Bu sabah yazmak için oturduğumda dün bir öğrencimin bana sorduğu soru aklıma geldi. Her ay adet döneminde mutlaka 2 günü şiddetli ağrılar ve kramplarla geçirdiğini, hatta çoğu zaman bu sebeple acil servise gitmek zorunda kaldığını belirterek; bunun sebebinin bilhassa kadınlığını sevmemekle ilgisinin olup olmadığını sordu.

Bu soru beni hem derin bir çalışmaya itti, hem de sevgi ve öz şefkat duygusu üzerine düşünmeye.

Öz şefkat üzerine yapılan tanımlamalar özetle şöyle der; etrafındaki değer verdiğin insanların başlarına kötü bir şey geldiğinde, onlara verdiğin tepkiyi kendine de verebiliyor musun? Veya onlara gösterdiğin yakınlığın ne kadarını kendine gösterebiliyorsun?

Ki bence bu sadece karşılaşılacak olumsuz bir durum için geçerli değildir sadece. Arkadaşlarının, sevgilinin veya ailenin mutlu günlerinde, örneğin kutlanması gereken bir günde onlar için gösterdiğin efor ve çabayı kendin için de gösterebiliyor musun?

Yaşam boyu kendimize karşı sürekli bir özeleştiri duygusu ile yaklaşmamız gerektiği öğretilir. Bunun insanı geliştireceği söylenir. Sürekli kendi kendimizle yarıştırıldık ve limitlerimizi zorlamayı öğrendik.

Çok basit bir deyişle, arkadaşına söylediğin ‘’takma kafanı, olur böyle şeyler’’ cümlelerini kendine de söylemen gerektiği öğretilmedi.

Sevgi, sevmek çok zordur. İçeriden gelir. Varoluşumuzun bir parçasıdır. Ne yazık ki bebek doğarken sevgi ile doğar fakat büyüdükçe nefreti öğrenir. İleride hangisini kullanacağını seçimlerin belirler. Sevgi bir acıma duygusu değildir. Sevgi zordur. Korkusuz olmayı gerektirir, beklentisiz olmayı gerektirir, an’da kalmayı gerektirir. Ancak insanlar bütün bunları yapamayacakları için sevgiyi hor görmeyi, küçük görmeyi, acizlik duygusu olarak görmeyi tercih ederler.

Oysa sevgi, kişinin kendine karşı nazik olabilmesidir. Bir annenin hasta olmuş çocuğuna bakması gibidir öz şefkat. Bir taraftan ilaçla tedavi eden anne, diğer taraftan sevgi ve ilgi de göstererek şefkatli bir tutum sergiler ki; bu da hasta bir insanın tedavi sürecinde gerekli olan manevi ilacıdır. Ve insanın da hayat boyu süren hastalıkları vardır, korkuları, yalnızlığı, çaresizliği, endişesi, acısı… işte bütün bu acı veren duyguları kucaklayacak, kabul edecek yaklaşım öz şefkattir.

Çoğu insan aynada kendisiyle yüzleşmeye bile korkarken, peki nasıl olacak?

Kendine doğru giden yolda kullanılabilecek tekniklerin en başında meditasyon gelmektedir. Nerede, nasıl, saat kaçta, hangi duruşta olduğunun bir önemi olmaksızın, içinden gelen sevginin ışığı ile, kalbinin yönlendirdiği ile, şartlanmış zihnin, alışılagelmiş düşüncelerin ötesine geçip kendi doğanla karşılaştığın o an’dır meditasyon. O an’a ulaştığında sadece elini kalbinin üzerine koy ve kendine ‘’merhaba’’ de. Arkasından ‘’nasılsın?’’ ‘’Bugün senin için ne yapabilirim’’ Sor bunları kendine.

 Ve o anda kalbinden çıkacak enerjiye, içinde ne duygular biriktirdiğine sen bile inanamayacaksın. Belki ağlayacaksın. Belki kabul etmek istemeyeceksin. Belki ulaşamayacaksın ilk seferde ve inancını yitireceksin. Kolay olanı seçeceksin. Hayatta en kolay olanı eleştirmektir. Başkasını eleştirmek, kendini eleştirmek ama hep eleştirmek. Kimse sevmeyi denemek istemez. Koşulsuz kabul etmeyi denemez. En zoru yüzleşmektir, olanı olduğu gibi kabul edebilmek, kucaklayabilmektir.

Sevgide şükran vardır, çok derin bir şükran vardır. Diğerinin bir nesne olmadığını bilirsin. Diğerinin bir ihtişamı, bir ruhu, bir bireyliği olduğunu bilirsin. Bu ‘’diğer’’ sensin.

Sevgi iyileştirir. Birini sevdiğinde ona ne söylüyorsun? Aynısını kendine de söylediğin zaman iyileşme başlar.

Sevgilerimle…

Namaste

Haziran…
İngilizcesi June.
Yılın 6. Ayıdır. Mayıs ile Temmuz arasında yer alır ve 30 gün sürer. Süryanicede ‘’sıcak’’ anlamına gelir. Yazın başlangıcıdır. Vikipedi’de yer almaz ama benim doğduğum aydır 
Bu yazımı kendime hediye etmek istedim. Doğum günü insanın kendi üzerine düşündüğü bir gündür. Bu güne kadar hafızamda yer etmiş, unutamadığım dediğim kaç doğum günü yaşadığımı düşündüm. Hafızam çok iyi olmadığı için çok eskilere gidemiyorum ama son 15 sene içinde sadece 1 doğum günüme iliklerime kadar mutlu girdiğimi hatırlıyorum.
Çok güzel bir yazı okudum. “Bizler eğer geçen yıllara oranla daha iyi, daha bilge olmuşsak, bunu kutlarız. Bunu da ancak sen kendin bilebilirsin ve kutlama partisinin ne zaman yapılabileceğini sen söylersin.”

İnsan hayatında bazı evreler var. Yaşaman gereken evreleri yaşamadan ne yazık ki bunu göremiyorsun. Doğum gününün ne kadar kutsal bir gün olduğunu, hayatında her ne yaşıyorsan yaşa, ne kadar üzgün veya yalnız olursan ol ama tüm enerjin ve coşkunla bu günü kutlamak gerektiğini bu yıl anlıyorum. Her şeyin başında bu hayata bir armağan olarak geldiğimi de bu yıl farkına varıyorum.

İnsan yaşamı nasıl algılar ve nasıl görürse zihni de öyle görür ve öyle düşünür. Neye inanırsan onu yaşarsın. Bu hayatın kötü, amaçsız, boş bir hayat olduğunu düşünüyorsan o zaman doğduğun güne lanet edersin ve kutlamak istemezsin. Kendini sevmiyorsan, bu hayata bir armağan olarak geldiğini asla göremezsin. Ya da diğerlerini kendinden daha fazla önemsiyorsan, onlar hayatında olmadığında her zaman mutsuz ve yalnız olduğunu düşünürsün ve onlarsız bir doğum gününün senin için hiçbir önemi kalmaz. Sürekli başkaları tarafından sevilmek ve önemsenmek ihtiyacı hisseden biriysen de, başkaları tarafından onaylanmadığın sürece kendin olmanın farkına varamazsın.

Son birkaç sene bana kendimin ne kadar önemli ve değerli olduğunu görmeme engel olan koşullar ve insanlardan kendimi uzaklaştırmakla geçti. Aynı anda yoganın spiritüel tarafına yoğunlaşmamla birlikte kendime doğru yolculuğum da daha keyifli hale gelmeye başladı. Neyi fark ettim biliyor musunuz; hayata ne veriyorsak, karşılığında da onu alıyoruz. Neyi ekersek onu biçiyoruz. Neşe, mutluluk, korkaklık, kıskançlık, düşmanlık, sevgi…neyi sularsak onu büyütüyoruz.
Sevilmek mi istiyorsun? Önce kendini sev!

Evet ben bir armağanım. Ben bu dünyada her sene yaş alan bedenimle, zihnimle, ruhumla, nefesimle, kalbimle varım ve herkesten farklıyım. Bu sebeple değerliyim. Başka hiç kimsenin onayına ihtiyacım yok bunun için. Bu yüzden bu doğum günümü ilk kez dünyaya gelmiş gibi sevinçle, neşeyle, coşkuyla kutlamayı hak ediyorum.

Her doğum gününde gelecek yıla kadar önünde yepyeni bir sayfa açılır. Bu sayfayı ne ile dolduracağına sen karar ver. Doğum günü, insanın kendi üzerinde düşündüğü bir gündür.

İyi ki doğdum
Sevgiyle…

Mayıs ayları bana her zaman bahar mevsimini anımsatır. Aslında baharın bitişini duyururken, yazın başlangıcını müjdeler. Sanki havaların bir ısınsam mı yoksa serinlesem mi, yok yok ılısam daha iyi dediği, yazlık kıyafetleri giymeye can atarken, bir tarafımızı korumaya almaktan vazgeçemediğimiz ama hadi artık yeter yaz gelsin dediğimiz bir ay. Sanki biraz arada kalmış, sanki yaza bir an önce girme hevesiyle aman bitse artık dediğimiz… tatil desen tatile gitme hakkını yazdan yana kullanırsın.. ama sanki günlerden Cuma günü gibidir. Ve ben Cuma günlerini çok severim, hemen arkasından haftasonu geldiği için. Cuma günü hiç bitmesin isterim, çünkü bilirim ki; arkasından gelecek olan haftasonu göz açıp kapayana kadar yitip gidecek. Mayıs da öyledir benim için. Arkasından Haziran gelir, yaz gelir, doğduğum ay gelir. 1 koca yıl beklersin, 1 günde yiter gider… cumanın bitmesini ne kadar istemiyorsam, Mayıs’ın bitmesini de o kadar istemem. Kendine hastır Mayıs, umutları yeşertir.

Umut etmek üzerine allı morlu cümleler yazmaya gelmedim. Umut hep var. Besin gibi, nefes gibi, sanki yaşamı sürdürmek için gerekli bir şey gibi, olmazsa olmaz gibi. Mayıs gibi…

“1793’te Londra, British Museum’a Çin’den gülibrişim ağacı tohumları getiriliyor. Yıllarca sergileniyor, hiçbir kıpırdama, hareket yok… 1940 yılında Londra bombalanıyor ve müzenin botanik bölümüne, tam da bu tohumların bulunduğu kabine bir parça isabet ediyor. Kabin paramparça… Haftalar sonra savaş alanından fidanlar yükseliyor. 150 yıldır uyuyan gülibrişim tohumları yeşermiş… Hayattaysan, umut her zaman var…” diye bir yazı okumuştum bir zamanlar.

Ve sonra durdum, geriye baktım. Geçen yıl Mayıs ayında yaşantımı değiştirmişim bir şehirden diğer şehre.. yepyeni umutlarla çıkmışım yola, koltukaltımda yoga matımla..

Ve şimdiye bakıyorum, bu senenin mayısına, bahçeme ne çok yeni fide ekmişim… hayatıma giren yeni insanlar, yeni işim, daha basit bir hayat, aileme daha yakın olmak, daha çok sevmek ve sevilmek, daha çok yardımlaşmak, toprakla ve diğer canlılarla bütünleşmek, bitki yetiştirmek, daha çok okumak, daha çok dinlemek, daha sağlıklı beslenmek, daha prensipli olmak…

Saymakla bitmez. Bütün bunları zenginleştiren ise; hiçbir zaman vazgeçmediğim umutlarım ve koltuk altımda taşıdığım yoga matım oldu.

En kötü senaryoda bile bizi ayakta tutan umutlarımız değil midir? Son birkaç aydır bütün dünya ile birlikte aynı anda en kötü senaryoyu yaşarken bile umut etmeyi bir gün olsun bırakmadık. Her gün tv karşısına geçip iyi haberler bekledik. Sağlıklı kalabilmek için önlemler aldık. Umut karın doyurmuyor derken bile umut etmekten asla vazgeçmedik.

Mayıs umutları yeşertir. Sanki kendine ve etrafına sihirli bir değnek değmiş gibi, etrafındaki her şey daha güzel gözükmeye başlar. Yeşil daha bir yeşildir, mavi daha mavi… gökyüzü daha güzeldir. Aynaya baktığında gördüğün sen, daha güzeldir.

Mayıs umutları yeşertir, umut bizi hayatta tutar. Ve anlarsın ki; sadece Mayıs ayında değil, gökyüzü her zaman güzeldir…

”Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde” diye yazmıştı Kundera, Yavaşlık adlı romanında, ”Kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile.” Telaş, hayatı daha da yüzeysel kılar. Hız hayatı eksiltir.
……..
Acele etmeyen bir yağmurda ıslanır; acele etmeyen bir güneşte ısınırız. Araba ile son hızda ilerlediğimiz bir yolda etrafımızı fark edemeyiz. Varış noktasına odaklandığımızda yolculuğun keyfine varamayız. Sırf doymak için yemek yediğimizde yediğimiz şeyin lezzetini anlamayız.


Sırf hayatta kalmak için nefes aldığımız sürece gerçekten nefes almanın nasıl bir şey olduğunu asla bilemeyeceğiz.
Gerçek anlamda hayatın tadını çıkarmanın ne olduğu üzerine düşünüyorum bu aralar. Kişiye göre değişir elbette bu anlam. Yaşantım gereği anlam arayışı ve farkındalık konusunda daha torpilliyim belki. Buna rağmen hayatın akışı içerisinde arka arkaya gelen yoga seanslarım ve karşıladığım grupların ardından günün sonunda nasıl yorgun bir beden ve ruh ile yatağa girdiğimi ve bu döngü içerisinde kendi bedenim ve ruhumu dinlemeyi unuttuğumu, yavaşlamak hatta durmak zorunda kaldığımda fark ettim.


Yaşamımın ve enerjimin elverdiği ölçüde ömrümün sonuna kadar sürmesini istediğim yolculuğumda öğretmen rolümün hakkını vermeye çalışırken, öğrenci ruhumu kaybetmeye başladığımı fark ettim. Oysa beni öğretmeye yüreklendiren de o içimdeki amatör öğrenci ruhumdu. Tüm bunları anlamam için durup bir yavaşlamam gerektiğini gördüm.


Hayatta bazen gerçekten yavaşlamadan anlayamayacağımız şeyler vardır. Kalbimizin sesi gibi… yaşamda gerçekten ne istediğini bilmek gibi. Herhangi bir anında hızlıca verdiğin kararı durup bir kez daha düşünmek gibi…
Yediğin yemeğin damağında bıraktığı gerçek tadı fark edebilmek veya tüm sevgin ve coşkunla gerçek bir yemek yapabilmek…


Önce kendi sesini, sonra etrafındakilerin sesini duyabilmek…


Bir an olsun hayatında olumlu veya olumsuz olan şeylere takılmadan gerçekten hoşnut olabilmek… sırf güneş açtığı ve seni ısıttığı için… sırf yaşadığın için, nefes aldığın için… sadece gökyüzünün mavisini sevdiğin için ve yolda yürürken bir kediye rastladığın için…


Bütün bunları görebilmek için yavaşlamak gerekir. Bakmak, görmek, dinlemek, koklamak, dokunmak, hissetmek ve sevmek gerekir.


İnsan yaşamın tadını çıkarmak için kendine koyduğu hedeflere doğru koşarken eğer bilgelikten uzakta kalırsa her türlü hatayı yapabilir. Oysa yaşamdan keyif almak için büyük bir çaba harcamak gerekmez. Aksine durup yavaşladığında ve zihnini rahatlattığında sadece içinde olduğun andan keyif alabilirsin.


Sabahken sabahı, akşamken akşamı yaşadığın ve ikisinin arasında bir tercih yapmadığın anda hayattan keyif alabilirsin.
Her şeye acele ederken her şeye geç kaldığını farkına varırsan her anını daha muhteşem, daha zarif bir şekilde yaşayabilirsin.


Yavaşlamak bir koltukta oturup saatlerce düşünmek değil; yavaşlamak, yaptığın her şeyi, konuştuğun her kelimeyi, aldığın her nefesi ve geçirdiğin her saniyeyi farkında olmak, hissetmek ve bütün bunlardan keyif almaktır. Yavaşlamak kendi kusurlarını görebilmek ve kendini tüm kusurlarında kabul edebilmektir.
Kendine yavaşlamak için izin ver.
Sevgilerimle

Aklın her merakı, her gizemi, her soruyu çözme telaşı, korkudandır. Korkuyoruz, yaşamın büyüklüğünden, bu inanılmaz var oluştan korkuyoruz.

Hayat şu sıralar adeta tüm planlarımızı bozmak için bir dizi hazırlık yapmış gibi. Alıştığımız konfor alanlarımızdan çıkıverdik bir anda evlerimize hapsolduk. Bütün dünya öldürücü etkisi olan bir virüsle boğuşuyor. Çok sayıda insan öldü ve belki de kötü şartlarda, yalnız başına…

Hayata gözlerimizi açtığımız ilk günden bu yana belki de ilk defa bütün insanlık olarak aynı anda korkuyoruz. Kendimiz için, sevdiklerimiz için, geleceğimiz için, henüz yaşayamadıklarımız için korkuyoruz.

Geçen sene bu ayları hatırla. Nereden aklına gelirdi ki bir sonraki yılın böyle geçeceği. Yeni bir yıla girerken yepyeni umutlar besleyerek girdik. Bu yılın bir önceki yıldan daha güzel, daha mutluluk verici, daha huzurlu bir yıl olmasını diledik ve bekledik. Belki planların vardı, hepimizin planları vardı, belki yeni bir işe girdin, belki yeni bir ilişkin başladı, belki yeni bir eve taşındın veya bu aylar için planladığın seyahatin vardı. Belki almak istediğimiz harika bir araba vardı, gitmek istediğimiz bir otel, estetikle ilgili planlarımız vardı. Nikah için tarih almıştınız veya doğumgünü partinizi planlıyordunuz. Ne bekledik ne aldık dediğinizi duyar gibiyim. Bir önceki yılın zorlu ve kötü bir yıl olduğunu düşünen ve bir an önce yeni yıla girelim diyen ve hatta demeyen herkes daha 2020’ye adım atmasıyla birlikte bu yılı atlayalım 2021 gelsin demeye başladı. Zorlukları sevmiyoruz. Kim sever ki… kolaylıklar varken neden zorluğu sevelim? Ama farkında mısın bütün planların bozulduğunu? Bugüne dair planladığımız ne varsa bir anda alt üst oldu. Büyük planlar yapanlar büyük hayal kırıklığına uğrarken, beklentilerini daha düşük tutarak hayatı gelişigüzel yaşayanlar için bu hayal kırıklığı o kadar da üzüntü verici olmadı.

 İnsanoğlu bu güne kadar hep planlarla yaşadı. Daha çok para kazanmak için çalıştık, daha iyi bir hayat yaşamak için bu günü kaçırdık, daha iyi bir ev almak, daha iyi araba, daha güzel bir eş, daha lüks bir tatil, en iyi seyahat… elimizdekiler yetmedi hep daha iyisini istedik. Hep daha iyisini isterken elimizdekilerin kıymetini bilmedik. Hayvanları katlettik, doğayı katlettik. Bugünü yaşamadan geleceği garantiye almaya çalışırken bile bugünümüzü katlettik.

Ve şu anda farkında mısın korkuyoruz. Neden? Yine yarını düşündüğümüz için. Oysa şu anda iyisin, hasta değilsin ama hastalığın sana bulaşmasından, sevdiklerine bulaşmasından, kurduğun planların gerçekleşmeme endişesinden, bir daha hiçbir şeyin yoluna girmeme olasılığından korkuyorsun. O kadar korkuyorsun ki; iyilikleri göremiyorsun. Fırsatları göremiyorsun.

Belki de uzun zamandır dinlenememekten şikayetçiydin ve kendine ayırmadığın zaman için hayat karşına böyle bir şey çıkardı.

Belki uzun zamandır sevdiklerinle bir araya gelmemiştin.

Belki bu sayede bırakmak zorunda olup da bırakamadığın bir kötü alışkanlığını bırakmak zorunda kaldın.

Belki uzun zamandır evden çalışmak istiyordun ama bir türlü fırsat bulamamıştın.

Belki zorunlu olarak bir hobini iş fırsatına dönüştürmek zorunda kaldın.

Belki toprağa bir fide ektin

Belkiler uzar gider…

“Dünyada her zaman harika şeylerin olmasını bekleyerek bir sürü şey kaçıran tonla insan var. Olmaz. Sadece küçük şeyler olur; yemek yiyerek, kahvaltı ederek, yürüyüşe çıkarak, duş yaparak, bir arkadaşla konuşarak, sadece yalnız başına oturup gökyüzüne bakarak ya da yatakta uzanıp hiçbir şey yapmayarak. Bu küçük şeyler, yaşamı oluşturur. Bunlar, yaşamın içindedir. O yüzden her şeyi neşeyle yap ve her şey bir duaya dönüşsün.”  demiş Osho.

Bu güne kadar eyvah ya bozulursa dediğin o konfor alanından işte çıktın. Belki de hala direniyorsun çıkmamak için. Konfor alanın daha güvenli, daha tanıdık, daha az riskli… kendinle, kendi hislerinle tanışmak zorunda kaldın. Kendine kaldın belki ilk defa.. yaşamın değerini, an’ın değerini anladın. Yıllardır kirlettiğimiz o masmavi gökyüzünün, tertemiz havanın, aldığın nefesin değerini anladın. Sokaklarda araban olmadan özgürce yürüyebilmenin, koşabilmenin değerini… özgürlüğünün değerini anladın..

Artık konfor alanından çıktın ve değişim başladı. Artık bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

“Geceleri bazen, bahçede uzanıp toprağın içinde kaybol. Yıldızlara bak – sadece bak. Yıldızların, takımyıldızlarının isimlerini düşünmeye başlama. Yıldızlar hakkında her şeyi unut, tüm bilgini bir kenara koy, sadece yıldızları gör.” Anlamaya çalışma, sadece yaşa ve neler getireceğini gör. Acı olmadan mutluluk olmaz…

“Her gün bir yerden göçmek ne iyi Her gün bir yere konmak ne güzel. Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş… Dünle beraber gitti, cancağızım, Ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” Mevlana Tıpkı kuşlar gibi… her gün bir yerden diğer bir yere uçsak. Kimseye hesap vermeden, umarsızca, beklentisizce, özgürce… Bir önceki yazımda […]

Dönüşümler her zaman sancılı olur dedi bir arkadaşım. Ama dedim her şey çok yavaş ve aksiliklerle dolu. Bırak yavaş olsun, kelebeği zamanı gelmeden ona yardım ettiğini düşünerek kozasından çıkaran adamı hatırla. Kelebek normalde dünyaya gelmesi gereken zamandan çok daha önce hayata karıştı. Ancak ne yazık ki bedeni kuru ve küçücük, kanatları buruş buruştu. Kelebek, hayatının geri kalanını kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar denese de asla uçamadı.

Uzunca bir süredir kendi kozamın içinden çıkmaya çalışıyordum. Ne var ki, her şey evrenin düzenine göre çalışıyor ve o ne zaman isterse o zaman oluyor. Yaşamın içinde özgür olmana rağmen sanki hiçbir yöne hareket edemiyor olma hissi, kararlarını uygulamanın önüne çıkan engeller, seni mutsuz eden insanları hayatından çıkarmak istemekle yine de onlarsız yapamamanın manevi eziyeti, aslında konfor alanını terk etmekten ölesiye korkarken mutsuz olmayı kabul etmek..

Ama nasıl ki tıpkı bir tırtılın kelebeğe dönüşmesi, büyümesi, kozasını örmesi ve günü geldiğinde o kozadan çıkması hem yorucu, hem uzun, hem de üzerinde gerçekten titizlikle çalışılması gereken bir süreçse; gerçek bir dönüşümde de aynı süreçlerden geçiyormuş insan.

Bir çoğumuz tüm hayat boyu aynı kozanın içinde ve elindekilerle yetinmeye çalışarak, sürekli aynı durumlar, aynı duygular, aynı olaylar, aynı çevre, aynı kısır döngü içinde kalarak yaşamaya devam ediyoruz ve hayat boyu o kozanın içinden çıkmaya korkarak yaşamımızı sürdürüp sonra da bu hayatı terk ediyoruz. Ben kendi hayatımda bunu görebilen, bir şeylerin yolunda gitmediğini, bir şeylerin değişmesi gerektiğini anlayabilen şanslı insanlardan birisi olduğumu düşünüyorum. Üstelik dünyada yer alan milyonlarca insana nazaran daha hassas, daha kırılgan, daha endişeli bir kalbe sahip olmama rağmen, değişim ve dönüşüme gösterdiğim direncin, kabul edip akışına bırakmanın endişesi yanında çok daha insana zarar verici ve yıkıcı bir etkisi olduğunu fark edebilmiştim.

Bazen gerçekten bunu göremeyiz. Yaşadığımız şehir, oturduğumuz ev, çalıştığımız iş, eşimiz veya sevgilimiz, çocuklarımız, arkadaşlarımız ya da komşularımız, ailemiz, her gün uğradığımız market, sırf alışkanlıktan ötürü gittiğimiz cafe, her gün yürüdüğümüz yollar.. içinden çıkmaya, yeni bir adım atmaya, alışık olduğumuzun dışında bir şey yapmaya cesaret edemeyiz. Ta ki; hayatlarımızda bu düzeni alt üst edecek kendi isteğimiz dışında bir olay olana kadar… belki bir acı, bir ayrılık, bir kayıp, bir sağlık problemi, kısacası bize yaşamın değerini hatırlatacak ve yaşama artık farklı bir gözle bakmamıza neden olacak bir olay.. peki dönüşmek için gerçekten hayatımızda böyle bir olay yaşamak zorunda mıyız? Elbette hepimiz bir değişimden geçmek, var olan düzeni yıkmak ve yepyeni bir düzenle veya düzensizlikle ilerlemek zorunda değiliz. Yazdıklarım tamamen içinde bulunduğu koşullardan mutlu olmayan, kendisini ve kendisinin gerçekte ne istediğini sorgulamaya başlayan, kozasından çıkmak isteyen ama buna bir türlü cesaret edemeyenler için.

Hayat bazen gerçekten sana bir ipucu veriyor. Bir ışık, bir cümle, bir kitap sayfası, gökyüzünde uçan bir kuş, bir insan tüm hayatını değiştirmen için sana o aradığın ipucunu verebilir.

Yoga yapmaya başlamamla birlikte girdiğim dönüşüm süreci, sırasıyla önce kalbimde ve zihnimde bir ışık yakarak kendimi fark etmeye başlamamı sağladı. Yogaya başlamam da oturduğum koltuğun sırtımı ağrıtmaya başladığını hissetmemle birlikte girdiğim arayış sonucu olmuştu. Yani ortada rahatsızlık veren bir şeylerin olduğu belliydi. Bir şeyi aramaya başlamıştım ve tatmin olmuyordum. Yoga öğrenciliğinden yoga öğretmenliğine terfi edişim, çevremi değiştirerek beni mutsuz eden insanlardan uzaklaşmam, 15 yıldır yaşadığım İstanbul’dan ayrılarak İzmir’e yerleşmem, var olan işimden ayrılarak kendime bir yoga salonu açmam, sırf insanlar beğeniyor diye yaptığım bir çok şeyden vazgeçerek artık kendi istediklerime odaklanmam, sağlığım için beslenme şeklimi değiştirmem, daha fazla toprakla, daha fazla diğer canlılarla iletişime geçmem ve tabiî ki korkularımla yaşamaktansa, kendi hayatımın iplerini kendi elime almam, sırasıyla birbirini takip etti ve şu anda oturmuş bu yazıyı yazıyorum.

Değişmekten ve dönüşmekten korkmayın. Alıştığınız davranış kalıplarınız sorunlarınızı çözmeye yetmiyorsa yenisini denemekten korkmayın. Her zaman oturduğunuz koltuk artık sizi rahat ettirmiyorsa o koltuğu atmaktan korkmayın. Çünkü eski koltuk gitmeden yerine yenisi gelmiyor.

Direnmeden dönüşümün en sancılı süreçlerine dahi kucak açtığın an, bir kelebek kadar özgür olacaksın.

Sevgilerimle